“Namaza Başlarken Kâbe’yi Hayalen Nazara Almak”

Bediüzzaman vaktin evvelinde Kâbe’yi hayalen nazara almanın mendup yani sevap olan ama yapılmaması günah olmayan bir hüküm olduğunu ifade ediyor. Bunu yapan bir kimsenin en yakın saftan en uzak safa kadar bütün İslam alemini muazzam bir cemaat halinde görüp kendisinin de o cemaate dahil olduğunu fark edeceğini belirtiyor.

Küçük-büyük, canlı-cansız bütün yaratıklar düzenlilik, ölçülülük, amaçlılık, estetiklik gibi sahip oldukları bütün özellikleri itibariyle bir Yaratıcının bulunduğunu, bulunması gerektiğini sürekli olarak ilan etmektedir. Bu yaratıcı, aklî bakımdan düşündüğümüzde “mutlak olmalı” yani Yaratıklar cinsinden olmamalı sonucuna ulaşılmaktadır. Çünkü yaratılmış bir şey yaratıcı olamadığı gibi, Yaratıcı de yaratıklar gibi olamaz, olmamalıdır. Nitekim Yaratıcı Kur’an’da, “Onun hiçbir benzeri yoktur” ayetiyle açıkça bunu dile getirmektedir.

Yaratıcının mutlak olması aynı zamanda Onun yaratıklara has zaman ve mekan boyutlarından uzak olması gerektiği gerçeğini de içine almaktadır. O, mutlakiyeti dolayısıyla ne zamanın ne de mekanın bir parçası değildir. Aksine zaman ve mekan Onun var etmesiyle vücuda gelmiş iki “yaratık”tır. Dolayısıyla kendisi zamanla sınırlı olmaksızın bütün zamanlara hükmeden olduğu gibi yine kendisi bir mekanla sınırlı olmaksızın bütün mekanlara da hükmeden O’dur! Mekan olarak atom altı parçacıklardan tasavvurumuzu aşan galaksilere kadar her şey Onun mülkü olduğu gibi, zaman olarak geçmişin en uç noktasından geleceğin en uç noktasına kadar bütün zaman dilimlerini elinde tutan da O’dur. Kur’an’da, “bütün mülkün Onun elinde bulunduğunu” ifade eden ayet ile “O, evveldir, O ahirdir…” ayetleri bu hakikate işaret etmektedir.

Buradan şu noktaya gelmek istiyoruz: Yaratıcı “mekan” koordinatlarından uzak ise, uzak olması gerekiyorsa Onu bir “yön”, bir “cihet”, bir “taraf” ile ilişkilendirmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Nitekim Kur’an’da “O iki doğunun da, iki batının da Rabbidir” buyrularak Onun cihetten münezzeh olduğu ifade edildiği gibi, “Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye yönelirseniz yönelin, işte orada Allah’ın yüzü vardır” ayeti de aynı gerçeğe dikkat çekmektedir. Burada şu soru akla gelmektedir: Peki niçin namazda Kâbe’ye doğru dönüyoruz? Çünkü bu, tamamen Allah’ın emridir. Zira O şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) hep o yöne dönün. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.” Ama diğer taraftan Kur’an’daki anlatımlardan şunu da öğreniyoruz ki, ilk yapılan mabet Kâbe’dir, Allah’ın kendisine izafetle andığı mekan Kâbe’dir, Hz. İbrahim ve İsmail’in yeniden inşa ettiği rükû ve secde mahalli Kâbe’dir, hacıların tavaf ettiği yer Kâbe’dir… O halde Kâbe’ye doğru yönelme tamamen sembolik olup çok önemli hakikatlere referansta bulunmaktadır.

Namazda kıbleye yani Kâ’ye doğru yönelmek bizzat Yaratıcının emri olduğu için müminler bu emre uyarak namaz ibadetinde o tarafa doğru dönmektedir. Nitekim Resul-i Ekrem (asm) da namazlarını Kâbe’ye doğru yönelerek eda etmiştir.

Kâbe Mescid-i Haram’da, Mescid-i Haram Mekke’de, Mekke de Hicaz bölgesinde, Hicaz bölgesi de bir bakıma adeta yeryüzünün merkezinde yer almaktadır. Yer yüzünün her bölgesinde bulunan müminler, Kâbe’ye dönerken kendi coğrafyaları bakımından kimiler kuzeye, kimileri güneye, kimileri doğuya, kimileri batıya yönelmektedir. Mesela Yemen’de yaşayanlar -Kâbe kuzeyde kaldığı için- kuzeye, Türkiye’de yaşayanlar -Kâbe güneyde kaldığı için- güneye doğru yönelmektedir. Ara yönleri de düşündüğümüzde Kâbe bir daire oluşturmakta, yer yüzünde bulunan müminler de o daire etrafında iç içe halkalar oluşturarak ibadet etmektedir. İşte namaza başlarken hayalen Kâbe’yi nazara almak bu tabloyu tasavvur etme imkanı vermektedir. Bu tasavvur dünyanın dört bir tarafında, iç içe daireler halinde on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca müminin aynı Yaratıcıya iman ettiği, aynı Yaratıcıya ibadet ettiği, aynı Yaratıcıya dua ettiği, aynı Yaratıcının gönderdiği kitaba ve kitabın içindeki hakikatlere inandığı hakikatini hatırlatmakta, böylece imanın kuvvetlenmesine, imanda “yakîn”in artmasına vesile olmaktadır.

Bediüzzaman bu önemli hakikati şu ifadelerle dile getirmektedir: “Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beytin etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyti ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayalle görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmâya dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir bürhan olsun. Meselâ: Namaz kılan “elhamdü lillah” dediği zaman, sanki o cemâat-i uzmâyı teşkil eden bütün mü’minler "Evet, doğru söyledin" diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı mânevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hasseleri, lâtifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe’ye olan şu hayalî nazarı, kasdî değil, tebeî bir şuurdan ibaret bulunmalıdır.”

Görüldüğü gibi Bediüzzaman vaktin evvelinde Kâbe’yi hayalen nazara almanın mendup yani sevap olan ama yapılmaması günah olmayan bir hüküm olduğunu ifade ediyor. Bunu yapan bir kimsenin en yakın saftan en uzak safa kadar bütün İslam alemini muazzam bir cemaat halinde görüp kendisinin de o cemaate dahil olduğunu fark edeceğini belirtiyor. Ardından böyle bir kimsenin söylediği her söz ve her dava için o muazzam cemaatin çok kuvvetli bir delil, çok güçlü bir hüccet olduğuna dikkate çekiyor. Mesela, söz konusu kişi “Elhamdü lillah” dediğinde bütün o cemaatin kendisini tasdik ederek bu sözünü onayladığını ifade ediyor. Bunun o kişinin nefis veya şeytandan gelebilecek her türlü vesveseye ve şüpheye de bir çeşit kalkan olacağını bildiriyor. Ayıca bu hakikati yaşayan bir kimsenin bütün ince duygularının namazdan zevk ve hisselerini alacağını zikrediyor. Son olarak da bunu yaparken zorlamalı bir tutum içinde bulunmaksızın ikincil bir bilinç içinde olmakla iktifa etmek gerektiğini ilave ediyor.

Sonuç olarak müminlerin namaza başlarken böyle bir tutum ve tahayyül içinde olmaları hem imanlarının güçlenmesine hem de duygularının namazdan hisse ve zevk almasına vesile olduğu için önemli bir tavsiye keyfiyet taşıyor, diye anlaşılıyor.


Şura 42/11.

Mülk 67/1.

Hadid 57/3.

Rahman 55/11.

Bakara 2/115.

Bakara 2/144.

Bk. Sadettin Ünal, “Kâbe”, DİA, XXIV, 14 vd.

Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye (İstanbul 2020, YAN), s. 65.