40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
53,9495£% 0.21
4.319,39%0,53
7.014,00%0,24
27.971,00%0,24
3.335,86%0,37
10.219,67%-0,06
İnsan harika bir yaratılışın sahibi.
Fizyolojisi ile olduğu kadar psikolojisi ile…
Bedeni ile olduğu kadar ruhu ile…
Organlarıyla olduğu kadar duyguları ile…
Ama hiç şüphe yok ki insanı asıl üstün kılan bedeni değil, ruhu. Fiziki güç bakımından, söz gelimi, at insandan daha kuvvetli. Beden cismaniyet açısından fil insandan daha cesametli. Boy bakımından zürafa insandan daha uzun… Ama akılca, şuurca, hissiyatça insan hiçbir canlı ile kıyaslanamayacak kadar üstün donanıma sahip…
Söz etmek istediğimiz konu “şefkat”. En önemli, en dikkat çekici, en müstesna duygularımızdan birisi. Merhamet, sevgi, yardımseverlik gibi duygularımızla bağlantılı bir duygumuz. Diğer canlılarda da var, özellikle annelerde, sınırlı oranda. Bir koyun, bir kedi, bir kuş, kimse zarar vermesin diye yavrularını en korunaklı yere götürür, gözü gibi bakar, canı pahasına onları korumaya ve beslemeye çalışır! Anne hayvanlar bu duygularını bir yerden almadığına, yaratılışta kendilerine verilmiş olduğuna göre “şefkat”in kaynağının Yaratıcı olduğu muhakkak!
İnsandaki şefkat ise hem daha genel hem daha kapsamlı hem daha derinliklidir. Bir anne evladının sadece mevcut anını değil, ömrünün sonuna kadar iyiliğini düşünür, kendince tedbir alır. Bir baba evlatlarının huzuru, güveni ve geleceği için her çeşit zahmete katlanmayı göze alır. Bir doktor yalnızca parasal kaygılarla değil içinden gelen karşı konulmaz duygularla hastasının iyileşmesi için çaba gösterir…
Yaratılıştan gelen, her insanda bulunan, merhamet ve sevgi gibi duygularla ilişkili olan bu duyguya “şefkat-i insaniye” deniyor; yani insan olmaktan kaynaklanan, Yaratıcının insana bahşettiği şefkat. Eğer insan zulümlerle, haksızlıklarla, fıtratıyla uyuşmayan ciddi ve ısrarlı yanlışlarıyla “fabrika ayarlarını” bozmamışsa, -inancı, anlayışı, milleti, kültürü vb. ne olursa olsun- bu duygu her insanda vardır. İnsanî değerlerini muhafaza oranıyla paralel olarak; az veya çok, sathî veya derinlikli…
Bizim burada işaret etmek istediğimiz husus bunun biraz daha üstü: Şefkat-i insaniyeyi de içine alan “şefkat-i imaniye”. Yani imandan kaynaklanan, müminlere mahsus olan kuşatıcı şefkat duygusu. Şunu biliyoruz ki, ahirette ebedi saadete vesile olmasından başka bu dünyada da iman, “güven” vesilesi, “huzur vesilesi”, bir çeşit “cennet vesilesi”. İmandan yoksun olan kimseler ruhen açtır. Hayatın zorluklarına karşı dirençsiz, ölümlere karşı korku doludur. Musibetlere dair kaygı ve hüzün yüklüdür. Kendisini hayata göndereni tanımayan, her şeyin Onun hükmü altında olduğunu bilmeyen, Onun kendisine iman ve itaat ile mukabele edenlere dünyada da güven ve huzur verdiğini tecrübe etmeyen kimseler sıkıntılıdır, sıkıntıdadır…
İman, bedenin gıdaya ve suya ihtiyacı gibi insan kalbinin en temel beslenme kaynağıdır. Bundan mahrum olan bir kimsenin kalbi gıdasız, manevi midesi aç ve susuzdur.
İman, bedenin oksijene ihtiyacı gibi ruhun en temel ihtiyacıdır. Bu ihtiyacı karşılamayan insanın ruhu dardadır, karanlıktadır, huzursuzdur.
İman, bedenin ışığa ihtiyacı gibi vicdanın ışığıdır. Bu ışıktan mahrum olan vicdan çaresizdir, dayanaksızdır, acı içindedir…
İmandan mahrum olmak, -ebedi saadetten ve cennetten mahrumiyet bir yana-, dünyada da manevi tarafımız bakımından aç kalmak, susuz kalmak, havasız kalmak demektir.
İşte bunun farkında olan mümin, -farkındalık oranına göre- imandan uzak olanlara iman nurunu ulaştırmak ister, -deyim yerindeyse-, iman gıdasını, iman suyunu, iman oksijenini ulaştırmak ister. Zira kendisi tok olan bir kimse yanı başında açlık çeken kimseye karşı duyarsız kalabilir mi? kendisi su ihtiyacını gidermiş olan bir kimse susuzluktan ciğeri yanan kimselere karşı ilgisiz olabilir mi? Kendimizle ilişkilendirerek söylemek gerekirse, biz aydınlığın ferahlatıcı ortamında yaşarken yakın veya uzak çevremizde karanlığa gömülmüş kimselere el uzatmak istemez miyiz?
Sözlük anlamı itibariyle merhamet “yufka yüreklilik içinde ihtiyaç sahibine el uzatmak, yardım etmek, ihtiyacını gidermeye çalışmak”, şefkat ise aynı duygular içinde “bir kimsenin ileride karşılaşabileceği olumsuzluktan endişe ederek tedbir almak, o kişiye yardımcı olmak, iyilik yapmak” anlamına geliyor.1 Bu tanım çerçevesinde baktığımızda “şefkat-i imaniye” mü’minleri, imandan mahrum olanların hem dünyada huzursuz olmalarını hem ahirette azap çekmelerini engellemek için iman nurunu götürmeye çalışmaları, iman hizmetine odaklanmaları demek oluyor.
Yaratılış özelliğimiz bakımından bizdeki merhamet duygusu Allah’ın “rahîm” isminin, şefkat ise Onun “raûf” isminin tezahürü olarak açıklanıyor.2 Resul-i Ekrem’in (asm) hadislerinden anlaşıldığı üzere3 bizim ubudiyetimizle ilgili olarak bu dünyadaki görevimiz Allah’ın fıtratımıza koyduğu bu çeşit özellikleri fiiliyata yansıtarak aynı zamanda Onun rahmetine ve re’fetine mazhar olmaya çalışmaktır.
Burada sözü uzatmamak için şöyle bir soruya yer verebiliriz: Yer yüzünde şefkat-i imaniyede zirve olan şahsiyet kimdir? Bunun cevabını bizzat Rabbimiz “Ey Peygamber! İnsanlar iman etmiyor diye neredeyse kendini bitirip tüketeceksin” ayeti4 ile çok açık olarak veriyor. Demek ki, Resulullah’ın şefkat-i imaniyesi zirvede. Bazı insanların imandan mahrumiyeti onu neredeyse “kendini bitirip tüketme” noktasına götürüyor. Burada elbette böyle şefkat sahibi Resul’ün (asm) ümmeti olarak kendimize şu soruyu sormamız şarttır: “Peki ben, biz şefkat-i imaniyenin neresindeyiz?”
Günümüzde özellikle genç nesil iman bakımından büyük bir savrulma yaşarken bizim duygu, kaygı ve çaba olarak nerede olduğumuz çok önemli görünüyor. İfade etmek gerekir ki, Kur’an’ın Resul (asm) üzerinden verdiği bu mesaj bizim “şefkat-i imaniyemizi” anlamamız ve harekete geçmemiz için çok önemli…
Yazıyı aynı konuyla ilgili olarak Resul-i Ekrem (asm)’ın ahir zamandaki seçkin, manevi talebesi Said Nursi’nin çok etkili şu sözlerini hatırlayarak bitirelim: “…Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!..”5
1 Genişbilgi için bk. Recep Ertuğay, “Anlam ve Eylem Bakımından Şefkat Kavramı”, (2019) İlahiyat Akademi, sy. 9, s. 67-80.
2 Krş. Bekir Topaloğlu, “Raûf”, DİA, XXXIV, 468.
3 Mesela bk. Ebu Davud, “Edeb”, 66.
4 Şuara 42/3; Kehf 18/6.
5 Tarihçe-i Hayat (İstanbul 2020, YAN), s. 525.
HAYATA ANLAM KATAN İKSİR: SÜNNET-İ SENİYYE