DOLAR

40,2607$% 0.13

EURO

46,7252% 0.08

STERLİN

53,9495£% 0.21

GRAM ALTIN

4.319,39%0,53

ÇEYREK ALTIN

7.014,00%0,24

TAM ALTIN

27.971,00%0,24

ONS

3.335,86%0,37

BİST100

10.219,67%-0,06

İstanbul °
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

“Ben Değil, O” Hakikatine Ulaşmak!

Aslında bize verilen özellikler, mutlak Yaratıcının sınırsız olan özelliklerini anlamak için birer “ölçü”, daha doğrusu birer “ölçü birimi”nden ibarettir. Yani “ben şu duvarı ördüğüm veya şu binayı yaptığım gibi âlem binasını yapan da sonsuz bir kudrete sahip olmalı ve O, bunu sınırsız kudretiyle yapmış olmalıdır” diyebilmelidir.

  • Dr. Adem Ali Rüzgarlı

Fiil failsiz olamaz. Başka bir ifadeyle, eylem varsa, o eylemi gerçekleştiren bir özne vardır. Bina varsa ustası, şiir varsa şairi, kitap varsa yazarı mutlaka olmalıdır. Bir fiili yahut bir işi veya bir eylemi görüyorsak failini görmesek bile o fiilin yahut o işin arkasında bir failin bulunması gerektiğinde hiçbir şüphe duymayız.

Diğer taraftan bazı fiil yahut işlerde “vasıta”lar söz konusu olabilir. Bazen vasıtalar gerçek fail gibi de görünebilir. Ama düşündüğümüzde “gerçek fail”i bulmakta zor zorlanmayız. Söz gelimi, bir tablonun yapılmasında fırçayı, bir yazının yazılmasında kalemi, bir duvarın örülmesinde “çekiç”i görürüz. Ama biliriz ki tabloyu çizen fırça değil onu tutan ressam, yazının yazılmasına kalem değil onu hareket ettiren bir katip, duvarın örülmesinde çekiç değil, çekice hükmeden bir usta vardır.

Başka bir örnek olarak, otomobille bir şehirden başka bir şehre gittiğimizi düşünelim. Bizim oradan gelişimizi sağlayan, görünüşte “otomobil”dir. Ama biz asla “bizi buraya otomobil getirdi” demeyiz. Çünkü otomobilde bizi buraya getirecek ne akıl, ne bilinç, bir irade, ne iyilik duygusu… yoktur. O, bu amaçla dizayn edilmiş mekanik bir araçtan, bir vasıtadan ibarettir.

Konu, söz gelimi, çevremizde olup biten olaylara veya kendi yaptıklarımıza geldiğinde “fiil, fail, vasıta” ilişkisini ayırmada biraz dikkatsiz davranabiliyoruz. Mesela, bir meyveye baktığımızda, onu ağaç ile, yöre ile, üretici ile ilişkilendirip vasıtayı “gerçek fail” yerine koyabiliyoruz. Söz gelimi “Bu kayısı şu yörenin kayısısı” veya “bu kiraz şu bölgeye ait” veya “bu karpuz şuranın ürünü” diyoruz. Bazen daha ileri giderek, mesela “meyveyi ağaçtan, tahılı topraktan, sütü koyundan bilme” gafletine düşebiliyoruz. Oysa düşündüğümüzde ne toprağın, ne ağacın, ne koyunun o ürünleri sunabilecek akıl, bilinç, irade ve merhamet duygularına sahip olmadığı güneş kadar açık bir hakikattir.

Kendi yaptıklarımıza gelince, burada “vasıta” ile “gerçek özne” farkını görmek daha da güçleşebiliyor. Örneğin “şu duvarı ben ördüm, şu ürünü ben yetiştirdim, şu elbiseyi ben diktim…” türünden cümleler kurabiliyoruz. Oysa bir duvarı örmek yahut bir bahçede ürün yetiştirmek veya bir işi yapmak için zorunlu olan hayat, akıl, güç, bilgi, görme, işitme vs. gibi sayısız imkanlara ve özelliklere sahip olmak gerekiyor. Biz gerçekten bunlara sahip miyiz? Yoksa bunlar bize “verilmiş” olan özellikler olup gerçekte biz “vasıta” yahut “sebep”ten mi ibaretiz?

Elimize aldığımız bir kağıda, mesela, ismimizi yazdığımızda, yazan kimdir? Görünüşte kalem var, kalemin gerisinde onu tutan el var, elin gerisinde ona “yaz” komutu veren beyin var. Beyin bedenimizin bir parçası. Bedenimiz et ve kemikten oluşan cismani bir bütün. Belli ki onun ötesinde ona dinamizm veren-, adına ne dersek diyelim-, manevi bir tarafımız var. Daha açık ifadeyle “ruh” var. Peki, anatomik yapımızla ruh arasındaki entegrasyon nasıl sağlanıyor? Nasıl görüyor, nasıl işitiyor, nasıl düşünüyoruz? Öte yandan fiziksel varlığımızla dış dünya arasında yine eşsiz bir entegrasyon var. Söz gelimi, solunum ihtiyacımızı havaya en uygun ölçülerde konulmuş olan (% 21) “oksijen” ile gideriyoruz. Sıvı ihtiyacımızı buluttan toprağa dökülüp başta azot olmak üzere topraktan yararlı minerallerle zenginleşen su ile sağlıyoruz… vs. Bütün bunları dikkate alarak, kağıda ismimizi yazdığımızda bunun gerçekleşmesi için birçok faktörün devreye girmesi gerektiğini biliyoruz. O zaman şu soruyu sormak zaruret arz ediyor: Kağıttaki ismi ben mi yazdım? “Ben ördüm” dediğim duvarı gerçekten ben mi ördüm? Tarladaki ürünleri ben mi yetiştirdim? Veya daha farklı bir örnekle, çocuğu anne mi var etti yahut yarattı? Ya da bütün bunlar başka bir failin fiilini gerçekleştirmede “vasıta” hükmünde midir?

Aslında bu sorular kaçınılmaz olarak bizi insan fiillerinin arka planı, fiil-irade ilişkisi, fiil çeşitleri, fiiller ve sorumluluk gibi birçok önemli başlığı düşünmeye sevk ediyor. Fakat bizim burada değinmek istediğimiz husus “fiillerimizi kendimize mâl etme”nin yanlışlığı ve bunun “şirk”e kapa açabileceğidir. Eğer “ben yaptım, ben ettim, ben işledim veya ben yapıyorum, ben ediyorum, ben işliyorum…” diye kendimize pay çıkarıyorsak veya daha ileri gidip kendimizi “mutlak fail” görüyorsak “benliğimizi şişiriyor, şirke doğru kayıyoruz” demektir. Benlik ya da enaniyet, bu bağlamda, bizi tevhitten uzaklaştırıp şirk derelerine yuvarlıyor, demektir. Çünkü, işaret ettiğimiz gibi, ne fiziki ve ruhî varlığımız, ne bunların birbiri ile uyum içinde çalışması ne de ihtiyaçlarının karşılanması bizim yaptığımız şey değildir. Bizim buradaki failliğimiz izafidir, itibaridir. Ancak biz aynı zamanda irade sahibi kılındığımız için yaptıklarımızdan sorumluyuz. Yanlış bir işi yaptığımızda, bunun imkanlarını ve vasıtalarını bize veren yine Odur ama irademizi yanlış yönde kullandığımızdan dolayı sorumluluk bize aittir.

Aslında bize verilen özellikler, mutlak Yaratıcının sınırsız olan özelliklerini anlamak için birer “ölçü”, daha doğrusu birer “ölçü birimi”nden ibarettir. Yani “ben şu duvarı ördüğüm veya şu binayı yaptığım gibi âlem binasını yapan da sonsuz bir kudrete sahip olmalı ve O, bunu sınırsız kudretiyle yapmış olmalıdır” diyebilmelidir. Sonra “bendeki kudreti veren de O’dur” deyip tam bir tevhid ve teslimiyet ortaya koyabilmelidir.

Sonuç olarak insan hem etrafında olup biten olayları hem kendi yapıp ettiklerini dikkatli bir şekilde inceleyerek bunların doğaya, sebeplere veya insanın bizzat kendisine atfedilemeyeceğini görmelidir. Kendi yapıp ettikleri ile ilgili olarak adeta sayısız şartın bir araya gelmesi gerektiğini, oysa kendisinin -kendisine verilen iradeden başka- bunları bir araya getirecek hiçbir güç ve imkana sahip olmadığını görmeli ve “Ben değil O” hakikatine ulaşabilmelidir.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

“Yağmursuzluk Yağmur Duasının Vaktidir yoksa Yağmur Getirmek İçin Değildir!”

HIZLI YORUM YAP