40,2607$% 0.13
46,7252€% 0.08
53,9495£% 0.21
4.319,39%0,53
7.014,00%0,24
27.971,00%0,24
3.335,86%0,37
10.219,67%-0,06
11 Mart 2026 Çarşamba
“Şefkat-i İmaniye”nin Neresindeyiz?
Nazar ve büyü İçin Görünmez Zırh: Mânevî Muhafızlar
Bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek
İzmir’de sarsılmayan Nur Kahramanı: Hasan Şen
"KADİR GECESİ ARAYIŞI, KUR'AN VE DUA" | PROF. DR. İLYAS ÜZÜM
ORUÇ, ENE VE ABDİYET=ABDULLAH OLMA
“Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (a.s.m.) ve Velâyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:
“Nasıl ki, risalete inkılâp eden velâyet-i Ahmediye (a.s.m.) bütün velâyetlerin fevkindedir. Öyle de, o velâyetin tarikatı ve o velâyet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların ve evradların fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki: Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor.”
“Kalbi hüşyar bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın müvacehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde tesbih çektiklerini mânen hisseder.”(1)
Tesbihatın özü tesbih, yani Allah’ı tenzih etmek, tahmid, yani Allah’a şükretmek, tekbir yani Allah’ın azamet ve büyüklüğünü ilan etmek ve tehlil yani Allah’ın varlığını ve birliğine olan imanını tazelemektir.
Tesbihat namazın devamı hükmünde olduğu için, namazın hikmeti ne ise aynı hikmet tesbihatta da devam etmektedir. Yani namaz ve tesbihat insanın Allah’a karşı bir arz-ı ubudiyetidir.
Ayrıca tesbihat Peygamber Efendimiz (asm)’in bir sünneti olduğu için, hem bir feyiz hem de bir sevap kaynağıdır.
Kâinatta her şey ya lisan-ı kal ya da lisan-ı hâl ile Allah’ı zikredip tesbih ediyor, bu açıdan kâinat büyük ve azametli bir zikir halkası gibidir. İnsan kâinatın efendisi ve halifesi olması itibarı ile bu zikir halkasından hariç kalması, bu zikre dâhil olmaması büyük bir hasaret, ihanet ve bir cinayettir. İşte namaz gibi kudsi ibadetler ve tesbihat gibi şeyler insanın bu büyük zikir halkasına dâhil olması manasına geliyor.
Hayalen düşünelim, bütün kâinat halkalar halinde diz çökmüş, başlarında Peygamber Efendimiz (a.s.m) olmak üzere zikir çekiyorlar. Yani kâinat manevî bir zikir meclisi ve bu meclisi âdeta idare eden Peygamber Efendimiz (a.s.m)’dır. Peygamber Efendimiz komut veriyor, bir anda trilyonlarca melek, cin, eşya halen ve kalen bu komuta icabet ederek sübhanallah diyor. İşte insan bu tesbihat sayesinde bu azametli zikir meclisine dâhil oluyor.
Tesbihat hem bir ibadet hem bir sevap hem bir feyiz hem bir iman tazeleme hem bir manevî zikir meclisine dâhil olma hem bir sünnet hem bir manevî tekâmül vasıtasıdır. Tesbihatın bunun gibi çok hikmetli cihetleri bulunuyor.
Üstadımız tesbihat hakkında şunları söylüyor:
Bugünlerde iki ince mesele kalbe geldi, vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlere birer işaret ederiz.
Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül göstermesine binaen dedim: Namazdan sonraki tesbihatlar tarikat-ı Muhammediyedir (a.s.m.) ve Velâyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:
Nasıl ki, risalete inkılâp eden velâyet-i Ahmediye (a.s.m.) bütün velâyetlerin fevkindedir. Öyle de, o velâyetin tarikatı ve o velâyet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarikatların ve evradların fevkindedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki: Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor.
Kalbi hüşyar bir zât namazdan sonra 2 سُبْحَانَ اللّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın müvacehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde tesbih çektiklerini mânen hisseder.
O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ der. Sonra o serzâkirin emr-i mânevîsiyle, ona ittibaen 3 اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ، اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dâiresi bulunan hatme-i Ahmediyenin (aleyhissalâtü vesselâm) dairesinde yüz milyon müridlerin اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ، اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ ’larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ ile iştirak eder, ve hâkezâ 4 اَللّٰهُ اَكْبْرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ ve duadan sonra 5 لاٰاِلٰهَ اِلاّٰ اللّٰهُ، لاٰاِلٰهَ اِلاّٰ اللّٰهُ otuz üç defa o tarikat-ı Ahmediyenin Aleyhissalâtü Vesselâm halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sabık mânâyla o ihvan-ı tarikatı nazara alıp o halkanın serzâkiri olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâma müteveccih olup 6 اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci mesele:
Otuz birinci âyetin işaretinin beyanında, 7 يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.
Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbapla yaralanmış, sair letâifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
Hem nasıl ki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane şâşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer’iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acip hastalığın tesirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.
İstifadeye medar olması dualarımızla…
*
***
Hür Asya TV & Hür Asya Haber DESTEK HATTI
👉DESTEK İBAN: http://youtube.com/post/Ugkx3tumGPbVUvpOjDzT0tm9z_70ZcqZL1r3?si=mfCtrRNaZIYDuKxL
👉YOUTUBE KATIL: https://www.youtube.com/channel/UCcqzDkOHROItrMMcC9wva3Q/join
MEŞRUTİYET BİZE GELİR Mİ?
MÜNAZARAT OKUMALARI-4
SÜLEYMAN KÖSMENE (İLAHİYATÇI-YAZAR)
Münazarat, Bediüzzaman Said Nursî’nin 1910’da doğudaki aşiretler arasında yaptığı seyahatlerde, “Meşrutiyet, Hürriyet, Kanun-u Esâsî, İstibdat, Tek Adamlık, Meclis Hâkimiyeti, Gayr-i Müslimlerle İlişkiler” gibi hususlarda yaklaşık 150 soruya verdiği tarihî cevapları ihtiva eden bir risaledir. Kendi tabiriyle “hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları”dır.
“Eski Said” dönemi eserlerinden olan ve Bediüzzaman’ın “Siyaset tabiplerine teşhis-i illete [hastalığı teşhis etmeye] dair hizmetle muvazzaftır.” dediği eserin, bilhassa siyasetçiler için bir başucu kitabı niteliğinde olduğunu düşünüyoruz.
Adeta bir “yüz yıllık demokrasi manifestosu” olarak değerlendirilebilecek eserde, Said Nursî’nin hayatının bir gayesi olarak gördüğü Medresetüzzehra eğitim projesinin esasları da bulunmaktadır.
İstifadeye medar olması dualarımızla…
*
Hür Asya TV & Hür Asya Haber DESTEK HATTI
👉DESTEK İBAN: http://youtube.com/post/Ugkx3tumGPbVUvpOjDzT0tm9z_70ZcqZL1r3?si=mfCtrRNaZIYDuKxL
👉YOUTUBE KATIL: https://www.youtube.com/channel/UCcqzDkOHROItrMMcC9wva3Q/join
Adamın şehirde otuz dairesi vardı. Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyordu. Ama yüzü gülmüyordu.
“Daire işi bitti,” diyordu.
“Kiracıyla uğraşılmaz.”
“Toprak asıl yatırımdır.”
Telefonu elinden düşmezdi.
İlan siteleri, gruplar, kapalı WhatsApp kanalları…
Bir gün bir emlakçı aradı.
— “Abi,” dedi, sesi alçaktı.
— “İlan falan yok.
Üç kardeş var, arsaları büyük.
Paraya sıkışıklar.
Bunların ihtiyacı var… fırsat bu.”
Adamın içi kıpırdadı.
Komisyonda ödememek için bir sekilde emlakciyi aradan çıkartıp tek başına gitti.
Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa vardı.
Atadan kalmaydı.
Kolay kolay satılmazdı.
Kapıyı çaldı: — “Hepsini alıyorum.”
Rakam söyledi.
Büyük kardeş kaşlarını çattı.
— “Bu arsa satılık değil.”
Ortanca sustu.
Küçük kardeş öne çıktı. — “Olur,” dedi.
— “Ama bir şartla.”
Adam sordu: — “Nedir?”
Küçük kardeş sakindi: — “Şehirdeki bütün dairelerini sat.
Parayı peşin getir.
Sonra gün doğarken arsaya gir.
Yürüyebildiğin yere kadar yürü.
Gittiğin son yere kazık çak.
Gün batmadan başladığın yere dönersen,
işaretlediğin her yer senin.
Ama dönemezsen…”
Bir an durdu. — “Para bizim.”
Adam güldü. — “Bu kadar mı?”
Otuz daireyi sattı.
Evini boşalttı.
Parasını elden getirdi.
Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başladı.
Önce ölçerek.
Sonra açılarak.
“Şurası da girsin,” dedi.
“Bu cephe çok değerli.”
Tam villa sitesi yapılır.
Bir noktada kendi kendine mırıldandı: — “Oh… tam enayi arsası.” Bu paraya bunun onda biri alınamaz.
Öğlene doğru güneş yakmaya başladı.
Ama durmadı.
Bir ara geri dönmeyi düşündü.
Sonra vazgeçti: — “Bir parça daha…”
Güneş eğildi.
Toprak büyüdü.
Ama mesafe uzadı.
Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başladı.
Kalbi yoruldu patlayacak gibiydi.
Nefesi kesildi.
Ciğerleri doldu.
Kan kusmaya başladı.
Bacakları da taş gibi oldu.
Güneş batarken son adımı attı.
Ama yetişemedi.
Yere yığıldı.
Hastaneye bile götürmediler.
Zaten iş işten geçmişti.
Üç kardeş parayı aldı.
Adamı, arsada bir köşeye,
diğer açgözlülerin yanına kuyuladılar.
İki metre.
Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yer buydu.
Günümüzde bu tür arazi satın alma hikayeleri gerçekten vardır ve devam etmektedir.
Birçok ülkede mezar kalıcı bir mülk değildir; kullanım hakkı süreyle verilir. Almanya, İsviçre, Hollanda ve Fransa’da mezarlar kiralanır; süre dolunca uzatılmazsa mezar kaldırılır, kemikler ortak alanlara alınır ve yer yeniden kullanılır. Japonya gibi alan sıkıntısı olan ülkelerde ise kremasyon yaygındır; “sonsuz mezar” fikri yoktur. Yani dünyada pek çok yerde insanın hayatta “son sahip olduğu yer” bile geçicidir; mezar dahi sistemin bir parçasıdır, mülk değildir.
Bu hikâye, Lev Tolstoy’un ünlü anlatısından ilhamla yeniden yorumlanmıştır.
Tolstoy’un sorusu 140 yıldır değişmedi:
İnsana bir mezar boyu toprak yeter.
/Alıntıdır/
İTTİHAD-I İSLAM ÇERÇEVESİNDE TÜRK KÜRT KARDEŞLİĞİ
HALİL KAYMAK
HATAY YENİ ASYA RİSALE-İ NUR DERSİ
MESNEVİ-İ NURİYE OKUMALARI
YENİ ASYA VAKFI MÜZAKERELİ RİSALE-İ NUR DERSİ HER ÇARŞAMBA SAAT 15:OO İTİBARİYLE YÜZ YÜZE YAPILMAKTA VE ONLINE OLARAK HÜR ASYA TV’DEN DE YAYINLANMAKTADIR